Gönderdiğiniz metindeki damar; medeniyet tasavvuru, şehir metaforu, kültürel yabancılaşma ve kavramsal anlatım üzerine kurulu. Rauf Tamer çizgisine daha yakın olacak şekilde; daha sohbetli, ironik, muhafazakâr kültür referanslı, hafif nükteli ama sertleşmeyen bir tonla şöyle yazılabilir:
Bir arkadaşım anlattı…
Öyle sıradan bir mesele değil.
İnsan beyninin garip hastalıklarından söz açıldı.
Tıbbın tarif etmekte zorlandığı hâller…
Birisinin adı: “Yabancı el sendromu.”
Kendi eliniz size yabancılaşıyor.
Sizin emrinizden çıkıyor.
Hatta bazen size zarar vermeye kalkıyor.
İnsanın kendi eliyle kavga etmesi ne hazin şey…
Düşündüm de…
Bizim şehirlerin hâli de biraz buna benzemiyor mu?
Şehir dediğimiz şey; taş, beton, asfalt yığını değildir yalnızca.
Şehir dediğin biraz ruh meselesidir.
Bir sesidir şehrin…
Bir kokusu…
Bir hafızası…
Eskiden mahalleler insan yetiştirirdi.
Şimdi siteler insan saklıyor.
Eskiden sokaklar birbirini tanırdı.
Şimdi apartmanlar birbirine selâm vermiyor.
Bakınız…
Anadolu’da eski bir şehir düşünün.
Caminin gölgesi çarşıya düşerdi.
Çarşının bereketi eve giderdi.
Evden çıkan çocuk, mahallenin çocuğuydu.
Şimdi öyle mi?
Bir tarafta göğe yükselen plazalar…
Öte tarafta yere bakarak yürüyen insanlar…
Bina büyüyor ama insan küçülüyor.
İşte buna ben “ruhsuz imar” diyorum.
Yeni bir kavram belki…
Ama galiba derdimizi anlatıyor.
Çünkü bugün şehirlerimiz büyümüyor aslında…
Şişiyor.
Tıpkı ruhunu kaybetmiş bir beden gibi.
Bakın dikkat edin…
Bir şehirde önce tabelalar değişiyor.
Sonra mimari değişiyor.
Sonra konuşma değişiyor.
En sonunda da hafıza gidiyor.
İnsan doğduğu semte yabancı oluyor.
İşte asıl tehlike burada.
Bir medeniyet, önce sokaklarını kaybeder.
Sonra kelimelerini…
Sonra vicdanını…
Şimdi yeni nesil çocuklar “mahalle” kelimesini nostalji zannediyor.
Çünkü onların büyüdüğü yerler “yaşam kompleksi.”
İçinde hayat olmayan yaşam kompleksi!
Ne tuhaf değil mi?
Eskiden şehir insanı terbiye ederdi.
Şimdi insan şehirden kaçmak istiyor.
Oysa şehir dediğin; insana haddini, ölçüyü, zarafeti öğretmelidir.
Biz ise uzun zamandır başka bir şey inşa ediyoruz:
“Kimliksiz konfor.”
Her şey var…
Ama huzur yok.
Yol var…
Yön yok.
Kalabalık var…
Muhabbet yok.
İşte modern zamanın en büyük yalnızlığı budur.
İnsan artık çölde değil, kalabalığın ortasında kayboluyor.
Ve galiba en acısı şu:
Şehirlerimizin başına gelen şeyin farkında bile değiliz.
Çünkü insan, en çok yavaş bozulan şeylere alışıyor.